Unutulmaya Yüz Tutan El Sanatları- 2

23 Mart 2019 • Kültür ve SanatComments (0)476

Anadolu’nun kültürel zenginliklerine ayrı bir anlam katan Türk el sanatları yazı dizimizin ilkinde hat, ebru, minyatür, çini ve tezhip sanatlarının tarihini incelemiştik. Yeni yazımızda ise zamana direnen dokumacılık, keçecilik, kanaviçe işlemeciliği ve yorgancılık hakkında sizleri bilgilendiriyor olacağız..Şimdiden keyifli okumalar dileriz 😉

Dokumacılığın da bir sanat olduğunu biliyor muydunuz?

Başlangıcı insanlık tarihi kadar eski olan dokumacılık sanatı; doğal şartlara, iklim koşullarına, insanoğlunun giyim, ihtiyaç, zevk ve geleneklerine bağlı olarak yüzyıllar boyunca gelişmiş ve değişime uğramıştır.

Bilimsel araştırmalar, kumaş dokumacılığının 8-9 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koyarken, Çatalhöyük kazılarında ele geçirilen dokuma parçalarının Neolitik çağa (M.Ö 6.000) ait en eski kumaş parçaları olduğuna dair tespit; dünya dokumacılığının başlangıcını, tahminlerin de ötesine götürmektedir.

Bugünün Türkiye’sindeki dokumacılık ise Orta Asya’dan başlayıp, Anadolu’daki birçok medeniyetin yoğrulmasıyla ortaya çıkan ve kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze taşınan eşsiz bir emeğin ürünüdür. Ham maddeleri yün, tiftik, pamuk, kıl ve ipek olan geleneksel el sanatlarımızdaki dokuma, Anadolu’da çoğu yörede geçim kaynağı olmaya devam eden bir el sanatıdır.

Tarihsel süreç içerisinde gelişimi devam eden ve 18. yüzyılın sonlarına kadar yalnızca ağaç tezgâh kullanılan dokuma sektöründeki makineleşme ise ilk olarak İngiltere’de 1785 yılında Cartwright ile başlamış ve gelişerek bugünkü durumuna gelmiştir.

Zamana direnen keçecilik..

Sanayileşme ile birlikte unutulmaya mahkûm olmuş Türk el sanatlarından bir diğeri de keçeciliktir. Dilerseniz öncelikle keçenin ne olduğu ve nasıl elde edildiğinden bahsederek sözlerimize başlayalım..

Keçi yapağı veya keçi kılının dokunmadan, yalnızca dövülmesiyle elde edilen kaba kumaşa keçe denir. Yeryüzünde bilinen en eski tekstil ürünü olan keçenin, ilk nasıl yapıldığı ve kullanıldığı hakkında kesin veriler olmasa da; kullanımına ait en eski yazılı belge Homeros’un İlyada adlı eserinde ortaya çıkar. Keçe, aynı zamanda 1071 Malazgirt Zaferi’nin ardından Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden konar-göçer Türk boyları tarafından da oldukça yaygın kullanılan bir kumaş türüdür. Osmanlı zamanında ise Konya, Diyarbakır, Afyon, Isparta, Uşak, Urfa ve Bursa keçe üretiminin merkezi konumunda olmuştur. Ahilik örgütleri içinde yer alan esnaf loncalarında keçecilik önemli bir yer tutarken, kalfa ve ustalar en az 6-7 yıllık eğitimle keçe yapmayı ve dokumayı öğreniyorlardı.

Oldukça meşakkat ve sabır gerektiren keçe sanatıyla ilgili bir diğer önemli bilgi ise üzerinde çalışılmaya başlanan bir ürünün -yünün kokma riski nedeniyle- asla yarım bırakılmaması gerektiğidir. Bir yalıtım malzemesi olarak da kullanılan keçe, yazın serin kışın ise sıcak tutma özelliğine sahiptir.

Günümüzde daha çok turistik ve hediyelik eşya üretiminde kullanılan keçe özellikle Avrupalı ve Amerikalı sanatçılar, ressamlar ve heykeltıraşlar tarafından kullanılmaktadır.

İşte size doğal terapi: Kanaviçe

İlk örneklerine 16. yüzyılda Orta Asya Türklerinde rastlanan, göçler ve elçilerle batıya ve diğer ülkelere yayılan kanaviçe işlemeciliği, 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmış, özellikle İngiltere, Fransa ve İtalya’daki kadınların ilgisini çekmiştir. Hatta adının İtalyanca’da “Canavaccio” veya “Caneveccio”dan geldiği söylenir ve “seyrek dokunmuş kolalı keten bezinin üzerine yapılan ve el işlemelerinde kullanılan çok seyrek örtülü bir cins tül” olarak da tanımlanır.

Bu işleme sanatı; Türk toplumlarının ruh güzelliğini, güç ve yeteneklerini en net şekilde yansıttıkları alan olmasının yanı sıra, aslında kanaviçe için genel olarak; kadının elinin değdiği her şeyi güzelleştirme çabasının bir ürünü de diyebiliriz. Kişiler arasında iletişim kuran kanaviçedeki motifler kimi zaman elden ele veya bir yöreden diğer bir yöreye ulaşmış, güneyde kervan olmuş, kimi zaman da yare haber götürmüş, doğuda göç olmuş, günlük yaşamdaki güçlükleri dile getirmiştir.

Anadolu’da, yaygın olan “Kız beşikte, çeyiz eşikte” atasözü Türklerin kanaviçe işleme sanatına verdiği önemi gösterirken, her dönemde ve yaşta genç kızların çeyiz sandıklarının büyük bir bölümünü kanaviçeden yapılmış işler oluşturmuştur. Kanaviçe, bir dönem demode bulunarak sandıklarda sararmaya bırakılmışken, artık hem güncel sanatın bir malzemesi hem de moda akımında sanatkarların ve tasarımcıların modern yorumlarıyla yeniden ilgi gören bir nakış türü haline gelmiştir. Uğraşanların stresini azaltan bir meditasyon şekli ve terapi etkisine sahip bir hobi olduğu ise yadsınamaz bir gerçek.

Eskinin zanaatı bugünün sanatı yorgancılık

İlk kez Uygur yazıtlarında “Yourgan” şeklinde rastlanan Yorgan kelimesi, ilerleyen dönemlerde Anadolu’da önemli bir gelenek ve el sanatına isim olmuştur. Eski Türkçe’de “yapurgan” ve “yavurgan” şeklinde kullanılan yorgan sözcüğü ‘örtünmek’ anlamına gelirken, insanın ısınma ihtiyacından doğan yorgan yapımcılığı, yerleşik hayata geçişle birlikte daha da önem kazanmıştır.

 

Osmanlı döneminde bir esnaf loncasına sahip olan yorgancılar, padişahların seferleri, şehzadelerin sünnetleri gibi vesilelerle düzenlenen şenliklerde yer alırlarmış. Özellikle Osmanlı figürleri, tarihi motifler, altın veya gümüş tellerle işlenip kıymetli taşlarla süslenen yorganlar ipek, saten veya kadife kumaşlar kullanılarak özenle yapılırmış.

Yeni evlenecek çiftlere hazırlanan çeyizlerde olmazsa olmazların başında gelen saten, el işi yorganlara özellikle düğün mevsimlerinde talep artar; yapılacak yorganın çeşidine göre pamuk veya yün tartılır, kızılcık sopasıyla dövüldükten sonra pamuklar kabartılır, rengarenk yorganlara inanılmaz güzel motifler işlenirmiş.

Eskinin zanaatı bugünün sanatı olan yorgancılık mesleği bugün yok olmaya yüz tutsa da bu eski mesleği hala devam ettirmeye çalışanların varlığını unutmamak gerekiyor.

Pin It

Benzer İçerikler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir